16. yy.

 

         Fuzuli, Baki, Hakani Mehmet Efendi, Hayali, Hayreti, Kara Fazli, Kemal Paşazade(İbn-i Kemal),  Lami'i Çelebi, 

        Muhibbi(Kanuni Sultan Süleyman), Nev'i, Ruhi-İ Bağdadi, Taşlıcalı Yahya, Zati..

 

Fuzulî

Mehmed B. Süleyman, Fuzuli (Kerbelâ, 1480 - Kerbelâ, 1556)

             Gerçek adı Mehmed B. Süleyman'dır. Kerbelâ'da doğdu, doğum yılı kesinlikle bilinmiyorsa da, kimi kaynaklara göre 1480 dolaylarındadır. 1556'da Kerbelâ'da öldü. Yaşamı, özellikle gençlik dönemi ve öğrenimi konusunda yeterli bilgi yoktur. Şiirde "Fuzûlî" adını, kendi şiirlerinin başkalarınınkilerle, başkalarının şiirlerinin de kendisininkilerle karşılaştırılması için aldığını, böyle bir takma adı kimsenin beğenmeyeceğini düşündüğünden kullandığını, Farsça Divan'ının girişinde açıklar. Ama "işe yaramayan", "gereksiz" gibi anlamlara gelen "fuzûlî" sözcüğünün başka bir anlamı da "erdem"dir. Onun bu iki karşıt anlamdan yararlanmak amacını güttüğünü ileri sürenler de vardır. Fuzûlî'nin yaşamı konusunda bilgi veren kaynaklar birbirini tutmamakta, genellikle söylenceyle gerçeği ayırma olanağı bulunmamaktadır. Onunla ilgili güvenilir bilgiler, yapıtlarının incelenmesinden, kimi şiirlerinin açıklanışından kaynaklanmaktadır. Bunlardan anlaşıldığına göre Fuzûlî iyi bir öğrenim görmüş, özellikle İslam bilimleri, tasavvuf, İran edebiyatı konularında çalışmalar yapmıştır. Şiirlerinde görülen kavramlardan simya, gökbilim konularıyla ilgilendiği, İslam ülkelerinde pek yaygın olan ve gelecekteki olayları bildirmeyi amaçlayan "gizli bilimler"le ilişkili bulunduğu anlaşılmaktadır. İslam bilimleri içinde hadis, fıkıh, tefsir ve kelam üzerinde durduğu, gene yapıtlarında yer alan kavramların incelenmesinden ortaya çıkmaktadır. Türkçe, Arapça, Farsça divanlarında bulunan şiirleri, bu üç dili de çok iyi kullandığını, onların bütün inceliklerini kavradığını göstermektedir. Yapıtları incelendiğinde İran şairlerinden Hâfız, Türk şairlerinden de Nesîmî, Nevâî ve Necati'yi izlediği, onların şiir anlayışını, duygu ve düşüncelerini benimsediği görülür.

          İnanç bakımından Fuzûlî, Şii mezhebine bağlıdır. Oniki İmam'a karşı derin bir sevgisi vardır. Bütün yaşamını Kerbelâ'da, Şiiler'ce kutsal sayılan topraklar üzerinde geçirmesi, aşağı yukarı bütün şiirlerinde tasavvuftan kaynaklanan bir sevgiyi, bir üzüntüyü işlemesi, Kerbelâ olayıyla ilgili ağıtları, Şeriat'ın katılığına karşı çıkışı bu nedenlerdir. Ancak Hz.Ali'ye bağlılığı, Hz. Ali'nin tanrısal bir varlık olduğu görüşünü savunan ve İslam ülkelerinde Galiye (aşırılık) diye nitelenen inançla ilgili değildir. Ona göre Hz. Ali erdemli, gönül bilgisiyle dolu, olgun, yetkin bir kişidir ve Peygamber'den sonra imam (halife) olması gereken kimsedir. Bu görüşü benimsemeye, İslam ülkelerinde, mufaddıla (erdeme bağlı olma) denir. Fuzûlî de bu erdemden yana olanlar arasındadır. Ona göre Ali erdem bakımından, bütün halifelerden ve Peygamber'in yakınlarından (sahabe) üstündür. Bu konudaki inancını Hadîkatü's-Süedâ ("Mutluların Bahçesi") adlı yapıtında bütün açıklığıyla ortaya koymuştur. Türkçe ve Farsça divanlarında Ali ve onun soyundan gelen imamlara bağlılığını konu edinen birçok şiir vardır. Bir aralık Bağdat'ı ele geçiren İsmail Safevi'ye yazdığı övgünün kaynağı da bu sevgidir. Fuzûlî'nin, geçimini Kerbelâ, Necef ve Bağdat'ta bulunan Oniki İmam'la ilgili vakıfların gelirlerinden sağladığı Farsça Divan'ındaki Dürr-i sadef-i sıdk cenâb-ı mütevelli (Doğruluk sedefinin incisi yüce görevli) dizesiyle başlayan şiirden anlaşılmaktadır. Fuzûlî, yaşadığı dönemin geleneğine uyarak, Bağdat'ı ele geçiren Osmanlı padişahı Kanuni Süleyman'a ve Rüstem Paşa, Mehmed Paşa, İbrahim Bey, Cafer Bey gibi devlet büyüklerine övgüler yazmıştır.

 

       Fuzûlî'nin bütün yaratıcı gücü, yaşam ve evren anlayışını, insanla ilgili düşüncelerini sergilediği şiirlerinde görülür. Ona göre şiirin özünü sevgi, temelini bilim oluşturur. "Bilimsiz şiir temelsiz duvar gibidir, temelsiz duvar da değersizdir" anlayışından yola çıkarak sevgiyi evrenin özünü kuran bir öğe diye anlar, bu nedenle "evrende ne varsa sevgidir, sevgi dışında kalan bilim bir dedikodudur" yargısına varır. Sevginin yanında, şiirin örgüsünü bütünlüğe kavuşturan ikinci öğe üzüntüdür, sevgiliye kavuşma özleminden, ondan ayrı kalıştan kaynaklanan üzüntü. Üzüntünün, ayrılık acısının, kavuşma özleminin odaklaştığı başlıca yapıtı Leylâ ile Mecnun 'dur. Burada seven insan, bütün varlığıyla kendini sevdiği kimseye adamıştır, ancak sevilen kimsede yoğunlaşan sevgi tanrısal varlığı erek edinmiş derin bir özlem niteliğindedir. Sevilen insan bir araç, onun varlığında görünüş alanına çıkan Tanrı, tek erektir. Fuzûlî, bu konuda Yeni-Platonculuk'tan beslenen tasavvufun insan-tanrı anlayışına bağlı kalarak, varlık birliği görüşünü işlemiştir. Ona göre gerçek varlık Tanrı'dır, bütün nesneler ve onları kuşatan evren Tanrı'nın bir görünüş alanıdır. Bu nedenle yaratılış, tanrısal varlığın görünüş alanına çıkışı, bir ışık (nûr) olan "Tanrı özü'nden dışa taşmasıdır (sudûr);


       Zihî zâtın nihân u ol nihandan mâsivâ peydâ (Senin özün gizlidir, bu görünen evren o gizli özünden ver olmuştur) .

 
       Fuzûlî'nin anlayışına göre insan "seven bir varlık"tır, bu sevgi Tanrı ile insan arasındaki bağın özünü oluşturur, ayrı insanın Tanrı'ya yaklaşmasını sağlar. Bu nedenle de yalnız insan sevebilir. Varlık türlerinin en yetkini, en olgunu olan insan Tanrı'nın gören gözü, konuşan dili, duyan kulağıdır. İnsanda Tanrı istenci dışında bir eylemi gerçekleştirme olanağı yoktur. İnsan biri gövde, öteki ruh olmak üzere iki ayrı özden kurulu bir varlıktır. Gövdenin toprak, yel (hava), od (ateş) ve su gibi dört oluşturucu öğesi vardır. Ruh ise tanrısaldır, gövdede, gene Tanrı buyruğuyla bir süre kaldıktan sonra, kaynağına, tanrısal evrene dönecektir, bu nedenle ölümsüzdür. İnsanın yeryüzünde yaşadığı sürece ruhunun kutsallığına yaraşır biçimde davranması, doğruluk, iyilik, erdem, güzellik gibi değerlerden ayrılmaması, özünü bilgiyle süslemesi gerekir. Fuzûlî, "maarif" adını verdiği gönül bilgisini kişinin özünü ışıklandırması için bir kaynak diye yorumlar, ey güzel zâtın maârif birle tezyîn edegör dizesiyle bu konudaki görüşünü açıklar. Onun ahlakla ilgili görüşlerinin temelini kuran doğruluk, iyilik ve erdem gibi üç öğedir. Bu üç öğenin karşıtı baskı (zulm), ikiyüzlülük (riyâ) ve bilgisizliktir (cehl). Selâm verdim rüşvet değildir deyu almadılar diye başlayan Şikayetnâme'sinde çağının yolsuzluklarını, ahlaka, İslam dininin özüne aykırı davranışları sergilenirken, Türkçe Divan'ında da "zalimin zulm ile akçe toplayıp yardım edermiş gibi başkalarına dağıttığını, oysa cennete rüşvetle girilmeyeceği" anlamındaki dizelere geniş yer verir. Ona göre bu yeryüzü bir alışveriş yeridir, herkes elindekini ortaya döker. Bilgiyi seven erdem ve beceriyi, dünyayı seven de altını, gümüşü sergiler:


     Dehr bir bâzârdır her kim metâın arz eder
     Ehl-i dünya sîm ü zer ehl-i hüner fazl u kemal


     Fuzûlî, inanç konusunda da erdemin, doğruluğun, Kuran'ın özüne bağlı kalmanın gereğini savunur. Ona göre oruç, namaz, zekât gibi görevler gösteriş için değil, kişinin özünü kötülükten arındırmak, olgunlaştırmak içindir. Oysa içinde yaşanan çağın insanı İslam dininin temel ilkelerini bir çıkar aracı olarak kullanmakta, gerçeğinden uzaklaştırmaktadır. Bu nedenle İslam'ın özünden ayrılmak istemeyen bir kimsenin uygulaması gereken yöntem "namaz ehline uyma, onlar ile durma oturma" biçiminde özetlenebilir.

 

     Fuzûlî'nin dili Azeri söyleyişidir, özellikle Nevâî ve Nesîmî'yi anımsatan bir nitelik taşır. Şiirde uyumu sağlayan öğe genellikle, sözcükler arasında ses benzerliğinden kaynaklanır. Aruz ölçüsüne uymayan Türkçe sözcüklerde görülen uzatma ve kısaltmalar Arapça ve Farsça sözcüklerle uyum içine girer. Dilde biri ses uyumu, öteki anlam olmak üzere iki temel öğe dizeler arasında, ses uyumuna dayanan bağlantıdır. Farsça'nın şiire daha yatkın bir dil olduğunu, Türkçe şiir söylemenin güçlüğünü ileri sürmesine karşılık, Türkçe şiirlerinde daha çok başarılı olmuştur. Hadikatü's-Süedâ adlı yapıtında şiir söylemeye pek elverişle olmayan Türkçe'yi başarıyla kullanacağını, bu dili güçlü, elverişli bir şiir durumuna getireceğini ileri süren Fuzûlî'de halk dilinde geçen sözcükler, deyimler, atasözleri önemli bir yer tutar. Kimi şiirlerinde Kuran ve Hadisler'den alıntılarla dizenin anlamı güçlendirilir.

 

      Divan şiirinin bütün ölçülerini, biçimlerini kullanan Fuzûlî'nin yaratıcı gücü, düşünce derinliği, söyleyiş akıcılığı daha çok gazellerinde görülür. Kerbelâ olayıyla ilgili şiirlerinde üzüntüyü çok geniş boyutlar içinde ele alarak şiirinin bütününe yayar, inanan, seven insanı bir "acı çeken varlık" olarak gösterir. Bu tür şiirlerinde sevgi ve aşk birbirini bütünleyen iki öğe niteliğine bürünür. Leylâ ile Mecnun adlı yapıtında işlenen derin özlem, ayrılıktan duyulan acı ağıt özelliği taşıyan şiirlerinde ölüm karşısında duyulan derin sarsıntıya dönüşür.

 

      Şiir, Fuzûlî için, düşünceleri, duyguları ortaya koymaya, insanı anlatmaya, kimi sorunları sergilemeye yarayan bir yaratıdır. Şiir, yalnız şiir olsun diye söylenmez, bir varlık görüşünü dile getirmeyi amaçlar. Şiiri oluşturan özlü ve anlamlı sözdür, söz ile kişi kendini ortaya koyar. Öte yandan söz bir yaratma öğesidir: Bû ne sırdır kim eder her lahza yoktan vâr söz . Söz, onu söyleyenle bağlantılıdır, onun bulunduğu bilgi ve duygu aşamasını, değer basamağını gösterir.

 

     Artıran söz kadrini sıdk ile kadrin artırır
     Kim ne mikdar olsa ehlin eyler ol mikdar söz

 

    Dizelerinde sergilenen düşünceye göre sözün değerini artıran kendi değerini artırır, kişinin kendi neyse söylediği sözle açığa vurduğu da odur. Söz kişinin aynasıdır.

 

    Fuzûlî, kendinden sonra gelen Türk Divan şairleri arasında Bâkî, Ruhî, Nâilâ, Neşâti, Nedim ve Şeyh Galib gibi sevgiyi şiirlerinin odağı durumuna getiren şairleri etkilemiştir. Öte yandan kimi Alevi ozanlarca da bir "inanç ulusu" olarak benimsenmiş, saygı görmüştür.

 

     Fuzuli’nin Edebi Şahsiyeti:

     Türkçe, Arapça ve Farsça' nın geçerli olduğu bir coğrafyada yaşayan Fuzûlî, bu üç dil ile şiir yazacak kadar dili vukûfu ve şuûru olan bir şairdir. Gençlik yıllarında yazdığı aşk şiirlerinde, muhtemelen Türkçe' yi kullanan Fuzûlî, daha sonraları Farsça çoğunlukta olmak üzere Arapça ile de şiirler söyleyerek, yaşadığı edebî atmosferin bir aynası olmuştur.

     Türkçe Divan'ının önsözünde şiir anlayışını ifade eden Fuzûlî, şiir gibi bir sanat şubesinin ilimsiz olmayacağının şuûruna vararak, İlimsiz şiir, esası yok duvar gibi olur ve esassız duvar gâyette bî-îtîbar olur diyerek aklî ve naklî ilimlerden olan hadis, tefsir, kelam, fıkıh gibi İslâmi ilimleri; mantık, hendese, astronomi ve tıp gibi aklî ilimleri öğrenmiştir.

      Sanat ile ilmi bir arada kaynaştıran Fuzûlî, üç dili de bilmesine rağmen, Türkçe şiirlerinde, kolay anlaşılabilen ve devrinin ortalama insan zümrelerinin konuştuğu bir dil kullanmış; pek ağırlıklı Arapça ve Farsça unsurlar kullanmamıştır.

      Fuzûlî'nin başta Ali Şir Nevaî ve Habibi gibi Türkçe yazan şairleri iyi bildiği, eserlerinden anlaşılmaktadır. O, Habibi'nin "dedim dedi" gazeline nazire yazmıştır. Hasan Çelebi 1586 yılında yazdığı tezkiresinde, Fuzûlî için "Nevâyî tarzında karîb bir üslûb-ı bedî ve semt-i garibi vardır" ifadesiyle, O'nun Ali Şir Nevaî şiiriyle olan münasebetine dikkat çeker.

     Kânunî Sultan Süleyman'ın seferine katılan Hayâli ve Yahya Beyler ile de görüşen Fuzûlî'nin, Anadolu şiirinden etkilenmiş olması mümkündür; Necati Bey'in "gayrı" redifli şiirine yazdığı üç nazire de, bunun bir işaretidir.

 

     Fuzûlî, Türkçe yazan şairlerden başka, Farsça yazan, Hâfız; Nizâmî ve Câmi gibi şairlerden de etkilenmiştir.

 

    Fuzûlî' nin yaşadığı coğrafya, gerek İslâmiyet öncesi devirlerde ve İslâmiyet'in hakim olduğu devirlerde, devamlı, büyük kargaşanın yaşandığı ve bunun sonucu olarak, her karış toprağına kan ve hüzün sinmiş bir coğrafyadır. En büyük acı, Kerbelâ vak'asında Hz. Hüseyin'in şehit edilmesidir ki, İslâm tarihinin en trajik olayıdır. Bu ızdırap dolu iklimin çocuğu olan Fuzûlî'nin şiirlerinde ilk dikkat çeken tematik özellik, ızdıraba dayalı, lirik bir aşktır. Klasik Türk şiirinin kavuşma yerine ayrılık tema'sını idealize etmesi de, Fuzûlî'nin ızdırap anlayışıyla çıkmış ve böylece "muzdarip şair Fuzûlî" doğmuştur. Şiirlerindeki lirizmin temelinde evrensel bir beşeri özellik olan ızdırap yatan Fuzûlî, şiirlerinin fonuna tasavvufu yerleştirerek aşk ve mistisizm gibi iki erişilmezlik anlayışını birleştirmiştir. Fuzûlî'nin şiirlerindeki aşkın tasavvufi mi, beşeri mi olduğu tartışmaları, O'nun şiir anlayışının sınırlandırılması demektir.

 

     Fuzûlî, gerçek insandaki evrensel duyguları, içinde bulunduğu toplum ile, en kısa yoldan paylaşmak üzere, tasavvufi sembolleri kullanmış; bu yolla ezeli ve ebedi olan aşkı anlatmıştır. O'nun şiirlerinde tasavvuf, Ahmet Yesevî, Seyyid Nesîmî, Niyazî-i Mısrî ve İbrahim Hakkı' nın şiirlerinde olduğu gibi esas amaç olmamıştır. Fuzûlî tasavvufi terimleri, beşeri özellikleriyle şiirleştirerek öğreticilik (didaktisizm) ten uzak durmuş, lirizme yaslanarak hissettiricilik peşinde koşmuştur.

 

      Bu yüzden Fuzûlî'nin şiirlerinde bulunan tasavvufi ve beşeri hisler, O'nun aşkı ulvîleştirdiğinin göstergesidir.

 

     Fuzûlî, yoğun bir lirizmle ifade ettiği şiirlerinde, aşkı uğruna her şeyini fedâ edebileceği bir insanî değer olarak görür ve bunu şöyle dile getirir:

 

     Cânı cânân dilemiş vermemek olmaz ey dil
     (Ey gönül! Sevgili canını istemiş; vermemek olmaz!)

 

     Fuzûlî, gene Leyla ile Mecnun'undaki bir başka beytinde, aşkı kemalinin, sevgili için can vermek olduğunu; bunu yapamayanların eksikliklerini itiraf etmeleri gerektiğini şöyle söyler:

 

     Cânını cânâna vermektir kemâli âşıkın
     Vermeyen cân i' tirâf etmek gerek noksânına

 

     Fuzûlî, insanın en yüce hakkı olan yaşama hakkının karşısına sevgiliyi koyarak büyük bir gerilimi ortaya koyar. Esas özelliği ızdırap olan bu gerilim candan vazgeçmek, onu sevgili için feda etme anlayışı, Fuzûlî'nin şiirini âdetâ bir "can pazarı" na döndürmüştür. Bunun sonucu olarak Fuzûlî, sanki ölümü idealize etmiştir. İşte, bu "ölümü idealize ediş" in, Allah'ın cemaline mazhar olmanın beşerî planda ilk ve en acı merhalesi olası yüzünden, kimi araştırmacıların, Fuzûlî'nin şiirlerindeki aşkın ilahî aşk olduğunu ileri sürmelerine yol açmıştır. Kullandığı dilin atasözleri ve deyimler başta olmak üzere bütün inceliklerini şiirine aktaran Fuzûlî, evrensel duygular olan aşk ve ızdırabı da derinden derine yaşayan bir edebî şahsiyet olarak en zor ifade edilebilecek duyguları bile kolayca ifade ederek, özellikle manzum eserlerinde sehl-i mümteni örnekleri vermiştir. Gerek bir insan olarak ve gerekse bir şair olarak yaşadığı ve hissettiği her şeyi, son derece samimi bir şekilde ifade eden Fuzûlî, şiir tekniğinde de başarılıdır.Aruz kusurlarının ses özelliğinden bile istifade ederek, özellikle bir buçuk hece okutan medleri, birer çığlık haline dönüştürmüştür. Türkçe, duygu ve teknik uyumun sağlanmış olması yüzünden, Fuzûlî' nin şiirleriyle, şiir dili olma özelliği kazanmıştır.

 

    Fuzûlî, Türk şiirinde, en fazla etkisi olan şairlerden biridir. Fuzûlî devrinde veya daha sonra yaşayıp da, ona nazire yazmayan şair azdır. Taşlıcalı Yahya Bey Fuzûlî'nin en çok okunan şiirlerinden biri olan Su Kasidesi" ne, Nâilî, "sakın" redifli gazeline, Nedim "Perişanındadır, yanındadır" gazeline nazireler yazmış, Bakî, meşhur "usanmaz mı - yanmaz mı", gazelini tahmiş etmiştir. Hasan Ali Yücel'in Fuzûlî divanına nazire olarak tertip ettiği divanı onun bire bir taklidi niteliğindedir. Fuzûlî'nin tesiri günümüzde de tesir etmekte olup, Şahin Uçar, "Şeydâ Divânı" adını verdiği eserinde, tamamen Fuzûlîyane bir söyleyişi tercih etmiştir.

 

    Fuzûlî'nin edebi kişiliğinin bir başka yönü de mensur eserlerinde görülmektedir. Türkçe yazdığı ve Hz. Hüseyin'in Kerbela'da şehadetini anlattığı Hadîkatü's - Sü'edâ ( Saadete Ermişlerin Bahçesi )'- sında Fuzûlî, şiirlerine nazaran Arapça ve Farsça unsurlara daha çok yer vermişse de, pek uzun olmayan cümleleriyle, konuyu üsluba feda etmemiştir. Manzum - mensur karışık olan bu eserde, Fuzûlî, duygu yoğunluğunun arttığı yerlerde veya hikmet ifade etme ihtiyacı duyduğu kısımlarda kıt'alar ve beyitlerle anlatımına renklilik katmıştır. Klasik nesrin özelliği olan seciyi, bütün eseri boyunca kullanan Fuzûlî, Hz. Hüseyin'in şehadetini anlattığı kısımda, secilerden de istifade ederek, trajediyi şiirleştirmiştir.

    Fuzûlî, zaman zaman bazı devlet yöneticilerine yazdığı mektuplarda da, dile olan hakimiyetini göstermiş ve böylece, Türk nesir dilinin gelişmesine de katkıda bulunmuştur. Bilhassa, Nişancı Celal-zade Mustafa Bey'e yazdığı ve "Şikâyet-nâme" adıyla bilinen mektubunda Fuzûlî, hem bir dil, hem bir hiciv ustası olduğunu göstermiştir.

 

    Fuzûlî, mektuplarında da, secili nesir tekniğini tercih etmiştir.

 

   Fuzûlî' nin edebî şahsiyeti hakkında, sonuç olarak şu söylenebilir: O, dili ustaca kullanarak, Türkçe ile kusursuz denebilecek şiirler söylemiştir. Fuzûlî' nin şiirlerinde aşk ve ızdırap iç içedir ve şiirlerin fonunda tasavvuf en belirgin özellikleriyle yer alır. Şiirlerinde samimi olması dolayısiyle, lirizmi yakalamış ve buna paralel bir üslup kullanarak, şiir sanatında kalıcılığı yakalamıştır. O, Farsça bir beytinde de ifade ettiği gibi, ülkelerin askerlerle değil, dil kılıcıyla fetheden bir şairdir.

 

      Başlıca Eserleri

      Türkçe Divanı (A.Gölpınarlı tarafından, 1948)
      Leylâ ve Mecnun (Mesnevi, N.Halil Onan tarafından, 1956)
      Hadikatü's-Suada (Saadete Ermişlerin Bahçesi - S.Güngör tarafından, 1955)
      Beng ü Bade (Bilimsel baskı K.Edip Kürkçüoğlu tarafından, 1970)
      Şikâyetnâme (Mektuplar)
Kaynak: "http://tr.wikipedia.org/wiki/Fuzuli"

 

 

        Bakî

      (1526-1600)

      1526 yılında İstanbul'da doğan Bâki'nin asıl ismi Mahmud Abdülbâki'dir. Aslında fakir bir ailenin çocuğu idi, babası müezzinlik yapıyordu. Çocukluğunda saraç çıraklığı yapmıştır. Eğitime, ilme olan büyük tutkusu fark edilmeye başlanınca ailesi medreseye devam etmesine izin vermiştir, zira başlarda medreseye kaçak, ailesinden gizli gitmekteydi. Gayretleri ile iyi bir eğitim görmüş, dönemin ünlü müderrislerinden ders almıştır. Eğitimi boyunca şiire olan ilgisi giderek artmış ve güçlü kaleminin ünü de yavaşça yayılmaya başlamıştır. Eğitimini tamamladıktan sonra çeşitli medreselerde müderrislik yapmıştır. Hayatı boyunca çeşitli dönemlerde devlet hizmetinde bulundu, kadılık, kazaskerlik gibi makamlarda görev yaptı. 1600 yılında, İstanbul'da vefat etti.

      Bâki Saray'a hep bir yakınlığı olmuştur. Özellikle Kanunî Sultan Süleyman ile yakın ilişkileri olmuş, padişah sık sık kendisine iltifat etmiştir. Daha sonra 2.Selim ve 3.Murat zamanlarında da hem saraydan hem halktan büyük bir itibar ve ilgi görmüştür. Vefatından önce bu kadar ilgi ve alâka gören sanatçı sayısı azdır, o ise vefat etmeden "Sultanüş'şuâra" yani "Şairlerin Sultanı" diye anılmaya başlamıştır.

 

    Çalışmaları

   Bâki Osmanlı'nın en güçlü devirlerinden birinde yaşamıştır, bu da pekâla onun şiirlerine ve şiirlerinde kullandığı temalara yansımıştır. Aşk, yaşamanın zevki ve doğa şiirlerinin başlıca konularıdır. Her ne kadar şiirlerinde tasavvuf etkisi veya tema olarak tasavvuf bulunmasa da, tasavvufta da özel bir mahiyeti olan aşk mefhumunu sık sık konu alması itibariyle, dîvânı mutasavvıflar tarafından çok sevilir. Tekniği güçlüdür, şiirlerinde yakaladığı ahenk ve akıcılık fark yaratır. Dil kullanımında çok yeteneklidir. Şiirlerinin yarattığı tını, musiki de şiirlerinin farklı bir özelliğidir. Türk, Divan şiirinin dönemin ünlü akımları ve eserleri seviyesine ulaşmasında çok büyük katkısı olmuştur. Fazla eser kaleme almamıştır, zira sıklıkla vurguladığı gibi fazla eser bırakmaktan çok, fark yaratacak güzel eserler bırakmak istiyordu. Eserlerinden biri de Kanunî Sultan Süleyman'ın vefatı üzerine yazdığı "Mersiye-i Hazret-i Süleyman Han" isimli mersiyedir. Bu mersiye hem teknik olarak güçlü yapısı hem de eşsiz ahengi ve dönemin ruhunu, özellikle edebiyat tarzını, en güzel şekilde ifade ettiği için en ünlü mersiyelerden birisi olmuştur.
 

     Başlıca Eserleri

     Dîvân - (4508 beyitlik, en önemli eseri)
     Fazâ’il-cihad - (Cihad üzerine bir eseri)
     Fazâ’il-Mekke - (Tercüme)
     Hadîs-i erbain - (Tercüme)
  Kaynak: "http://tr.wikipedia.org/wiki/Baki_%28divan%29"

 

 

        Hayalî

        16. yüzyıl Osmanlı sahasının önde gelen bir şairidir. Zatî ile çağdaştır ve Zatî ile Bakî arasındaki şairlerin en büyüğüdür. Kaynakların Hayalî Mehmed Bey diye sözünü ettikleri büyük şair Rumeli'de Vardar Yenicesi'nde doğmuştur. Doğum tarihi bilinmemekle birlikte II. Bayezid döneminde doğmuştur. Kaynaklarda şairin hayatı hakkında fazla bilgi yoktur. Ancak, genç yaşta şiir yazmaya başladığı, gençlik yıllarını Rumeli'nin önemli kültür merkezi olan Vardar Yenicesi'nde geçirdiği ve oraya gelen Baba Ali Mest-i Acemî adlı bir kalenderi dervişin etkisinde kalarak, kalenderi bir derviş olduğu ve Mest-i Acemi ile birlikte bulunan derviş topluluğuna katılarak İstanbul'a geldiği, kaynakların verdiği bilgi¬ler arasındadır. Bir süre derbeder bir hayat yaşayan Hayalî, dönemin devlet adamlarına şiirler yazmış, kasideler sunmuştur. Bu arada Kanunî'ye yaklaşma fırsatını da elde etmiştir. Kanunî, Hayâlî'yi beğene¬rek ona ihsanlarda bulunmuş, himayesi altına almış, hatta Bağdat seferi sırasında onu da yanında Bağdat'a götürmüştür. Kaynakların verdiği bil¬giye göre Hayalî, bu sefer sırasında Fuzûlî ile tanışmıştır. Nitekim, şairin divanında Fuzûlî'ye nazirelerinin bulunması bu bilgiyi doğrular mahi¬yettedir. Gene kaynaklardan öğrendiğimize göre Kanunî'nin Hayalî'ye gösterdiği bu ilgi, dönemin şairlerinin Hayâlî'yi kıskanmalarına neden olmuştur. Hayalî'yi çekemeyen bu şairlerin başında Taşlıcalı Yahya var¬dır ve Hayalî'yi her fırsatta hicveder.

        Hayalî, "derviş-meşreb", "kalender-mizac"bir şairdir. Tasavvuftan hoşlanması, derviş grubuna katılması da hep bu mizacından dolayıdır. Nitekim, dünya işlerine ve malına fazla önem vermediğinden, Kanunî'den gördüğü yardımlardan da daha çok çevresindekiler yararlan¬mış, verilenler kapanın elinde kalmış, elinde avucunda ömrü boyunca bir şey bulunamamıştır. Hayalî daha yaşarken tanınmış, üstatlığı kabul edil miş sayılı şairlerdendir. Ancak, Bakî yetişince şöhreti gölgelenmiştir. Şiirde sade ve samimi olarak, duygularını dile getirmiş, tasavvuftan yarar¬lanmış, fakat mutasavvıf olmamış, rind, kalender bir şairdir. Kaynaklar, Hayâlî'nin duygulu, ince bir şair olduğu konusunda görüş birliği ederek, onu İranlı Hâfız-ı Şîrâzî'ye benzetirler. Kaynaklarda "Hâfız-ı Şîrâzî-yi Rum", Rum'un Şîrâzlı Hâfız'ı ifadesi geçer. Gerçekten de şiir yeteneğinin üstünlüğü, zevkinin inceliği, sözünün samimi ve ahenkli oluşu, hayalleri¬nin inceliği Hayâlî'yi yalnız 16. yüzyılın değil, edebiyatımızın gelmiş geçmiş en büyük şairlerinden biri yapmıştır.


        Hayâlî'nin bilinen eseri Dîvân’ıdır.


Kaynak: Mengi, Mine, Eski Türk Edebiyatı Tarihi, Akçağ Basımevi, Ankara 2002.

 

 

       Muhibbî (Kanunî Sultan Süleyman)

    Yavuz Sultan Selim'in oğlu Kanunî Sultan Süleyman,batı kaynaklarında Magnificent, Magnifique, Grand Turc, Der Prachtige unvanlarıyla geçer, ilk öğrenimini Trabzon’da tamamlayan Sultan Süleyman, on beş yaşında sancakbeyi olmuş, 1520 yılında babasının ölümü üzerine tahta geçmiştir.Kanûnî'nin idareciliği,hükümdarlığı,her biri başlı başına bir büyük olay değerindeki çok sayıda seferleri ve zaferleri hakkında tarih kaynaklan yeterli bilgiler vermektedir. Burada kırk altı yıllık saltanatının on yılı aşkın bir zamanının seferde geçtiğini, büyük zaferlere imza attığını, yapılan seferlerin siyasi ve askerî hazırlıkları ile fethedilen yerlerin maddi ve manevi imanının padişahın bütün hayatını kapladığını belirtmek yeterli olacaktır.

      Yaşadığı asrın ve Osmanlı Devleti'nin son büyük padişahı olan Kanunî Sultan Süleyman; "Muhibbî" mahlâsıyla kaleme aldığı şiirleri, bu şiirlerde gösterdiği şairlik kudreti bakımından da "muhteşem" bir şahsiyet olarak karşımıza çıkıyor. Kırk altı yıl süren saltanatı döneminde; at sırtından inme fırsatı bulamayan, seferlerle, zaferlerle, bitmez tükenmez devlet işleriyle uğraşıp didinen "Muhteşem Süleyman"ın şiire de zaman ayırabilmesi, sayısız şiirler kaleme alması, divanlar düzenlemesi, dilden dile asırlarca dolaşacak mısralar yazabilmesi, onun bu alanda da "muhteşem" oluşunu ortaya koyuyor.

Büyük şair, büyük padişah Kanunî, babası Yavuz Sultan Selim gibi her tür şiirden anlayan; âlim ve şairlere büyük önem veren, onları himayesine almaktan, onlarla dost, arkadaş olmaktan büyük bir zevk alan yüce bir yaratılışa sahipti. Şairler sultanı Bakî gibi dönemin önde gelen şairleriyle karşılıklı şiir sohbetlerinde bulunmak, beğendiği şiirlere nazireler yazmak, şiirlerinin diğer şairlerce özellikle Bakî tarafından beğenilmesi, onu son derece mutlu ediyordu.

     Bakî, dostlarından birine gönderdiği bir mektupta padişahtan övgü ile bahsediyor: "ebyât-ı şerîfesi Bî-misl ü bî-hemtâ vâki olduğundan gayrı hususa
       Eğrilik olsa aceb mi kâfiri mihrâbda
beyt-i şerîfi vallahulazîm bir mertebe ser-âmed beytdür ki asla nazîre mümkün degüldür." diyordu. Ayrıca bu şiire iki nazîre söylediğini; bunu da "Yenilen oyuna doymaz." sözüyle açıklayarak, daha fazla karşılık verecek kud¬retinin olmadığını belirtiyordu.

      Padişah şairlerin ve diğer divan şairlerinin en çok şiir yazanları içerisinde ilk sırayı verebileceğimiz Kanunî Sultan Süleyman'ın 3000 civarında şiiri bulunmaktadır.

      Bu şiirler içerisinde dil, duygu ve içerik açısından henüz gelişmemiş ilk şiirleri yanında; padişah olup büyük şairlere yakınlaşması sonucunda ortaya çıkan olgun ve sanat zevkini ortaya koyan şiirlerine bakınca, Kanunî'nin ne derece ince duygu ve düşünceler şairi olduğunu görüyoruz.Yazdığı aşk, heyecan, kahramanlık ve tefekkür şiirleri ve yıllarca gönüllerden silinmeyen, atasözü gibi dilden dile dolaşan şiirleri yanında, şairlik gücünü ortaya koyan ve divan şiirinin bütün incelikleriyle söylenmiş şiirleri Muhibbî divanının büyük bir bölümünü kapsamaktadır. Bunlar arasında;
        Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi
        Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi
beytiyle başlayan muhteşem gazeli hâlâ güncelliğini koruyan eşsiz şiirleri arasındadır.

       Duygusal yönünün ağır bastığını gözlemlediğimiz Kanunî Sultan Süleyman, bir o kadar da talihsiz bir baba idi. Kuvvetli bir dil ve edebiyat kültürü ile yetiştirdiği oğulları Mustafa, Bâyezid, Selim, Cihangir aynı zamanda şiirle uğraşan şehzadelerdi. Küçük yaşlarda ölen oğlu Şehzade Mehmed için söylediği, "Şehzadeler güzidesi Sultan Muhammed’üm" (H.950) tarih mısraı ünlüdür. Bu tarihten on yıl sonra da oğlu Mustafa'yı idam ettirmek zorunda kalan talihsiz baba, oğulları Bayezid ve Selim arasındaki taht kavgalarından da huzursuz olmuştu.

      3000 civarında şiire imzasını atan büyük padişah yıllar boyu etkisini günümüze kadar taşıdığı gibi; eşsiz beyitlerini ortaya koyarken divan şiirinin bilinen ustalarının etkilerini de şiirine yansıtmış, onlardan aldığı ilhamla bu büyük divanını oluşturmuştur. Kanunî'yi etkileyen şairler arasında hemen hiç yanından eksik etmek istemediği şairler sultanı Bakî ile klasik şiirin büyük ustası Fuzûli başta gelmektedir. Ahmet Paşa, Necati, Hayali gibi usta şairlerin izlerini de Muhibbî'de görmek mümkündür.

      Kanûni'nin bazı şiirlerinden İran şairlerinden ne derece etkilendiğini görmek mümkündür. Hafız, Cami, Selman, Nevâyi, Nizami, Şeyh Attar gibi şairleri sevip okuduğunu, yer yer onlardan söz ettiğini, hatta Farsça şiirler yazabilecek kadar onları benimsediğini, dillerini öğrendiğini biliyoruz. Zaman zaman onlara özenen şair, yeri gelince onlardan daha ilerde olduğunu, onların beğenisini kazandığını söylemekten kendini alamaz :
      Husrev ü Hafız ider şi'r-i Muhibbî’ye pesend
      Câmi tahsîn ide ger görse bu nazm-ı hasenüm
     Muhibbî'nin etkilediği şairler arasında Mesihi, Sevdâyi, Ulvi gi¬bi şairler başta gelmektedir.

Kaynak: Ak, Çoşkun, “Şair Padişahlar”, Kültür Bakanlığı, Ankara 2001.


 

      Nev'î  

     16. yüzyılın tanınmış şairlerindendir. Edirne'nin Malkara kazasında doğmuş olan Nev'î'nin asıl adı Yahya'dır. Malkaralı Nev'î diye tanınır. İstanbul'da iyi bir öğrenim gören Nev'î, dönemin tanınmış bilginlerinden ve Ahaveyn lakabıyla tanınan Ahmed ve Mehmed Efendiler'den ders al¬mıştır. Medrese arkadaşları arasında Bakî, Hoca Saadettin Efendi, Üsküplü Valihî ve Mecdî Efendi vardır. Nev'î, öğrenimini tamamladıktan sonra Gelibolu ve İstanbul'da müderrislik yapmış, bir yandan da ta¬savvufla ilgilenmiştir. Nev'î'nin şöhret kazandığı dönem III. Murad'ın padişahlığı dönemine rastlar. III. Murad'ın saltanatı zamanında Nev'î, Şehzade Mustafa'ya ders vermek üzere hoca tayin edilmiş ve şairin saray hocalığı daha sonra kendi isteğiyle saraydan ayrılıncaya kadar sürmüştür. Ömrünün geri kalan kısmında dönemin ileri gelen devlet adamlarına ka¬sideler sunarak geçimini sağlayan Nev'î 1599'da ölmüştür.

      Bir divan sahibi olan Nev'î'nin Dîvân'ı yayımlanmıştır. Bilgin bir şairdir. Farsça ve Arapçayı çok iyi bilir. Dîvân'ında Türkçe şiirlerinin ya¬nı sıra Farsça kasideleri vardır. Nev'î bilginliğinin yanı sıra kaside şairi olarak da tanınmıştır. Ancak, Nev'î gerçekte bir gazel şairi olup, ününü gazelleriyle kazanmıştır. Sade şiirden yana olan Nev'î, kendisinin yeni bir tarz yarattığını ve Anadolu şairlerini Acem-Fars taklitçiliğinden kurtardığını söyler. Nev'înin oğlu Atayi, babasının tefsir, kelam, fıkıh, akaid, mantık ve benzeri konularda çok sayıda eseri olduğunu söyler. Netayicü'l-Fünûn adlı eseri, şairin en çok tanınmış mensur eserlerindendir. Bu eserinde Nev'î, dönemin bilim dallarını 12 fen halinde sınıflandı¬rarak, bunların konularını ve bu konularda yazılmış eserleri tanıtmıştır. Nev'î'nin Sinan Paşa'nın Tazarruâ’tına benzer Nevâ-yı Uşşâk adlı sec'li sanatkârane bir üslûpla yazılmış bir mensur eseri vardır. Bu eser, Nev'î'nin sanatlı nesirdeki ustalığını kanıtlar. Sanatçının ayrıca, Hadîs-i Erba 'în Çevirisi ile tasavvufı konuda yazdığı Hasb-ı Hâl adlı bir mesne¬visi daha bulunmaktadır.

   Kaynak: Mengi, Mine, Eski Türk Edebiyatı Tarihi, Akçağ Basımevi, Ankara 2002.

 

 

       Ruhî-i Bağdadî

      Bağdat'ta Beylerbeyi olan Ayas Paşa'nın adamlarında Anadolu’lu birinin oğludur. Babası, Bağdat'ta gönüllü bölüğüne geçimiş, orada evlenmiş, Ruhî de orada dünyaya gelmiştir. Bu bakımdan Bağdadî diye anılır.

Asıl adı «'Osman» olan Ruhî, pek küçük yaşta iken şiire heves etmiş. Fuzulî'den etkilenmiş, tasavvufa yönelmiş, seyahate meraklı, hoş sohbet, rind meşrep ve bilgili bir kişidir.

     Hurûfî Tarîkatı'ndan olan Ruhî'nin şeyhi, şiirlerine nazireler yazdığı, mürettep divan sahibi Muhîtî adlı bir Hurûfî dedesidir. Ayrıca Harîrî-zâde Molla Ahmed adlı birinden de öğrenim görmüştür.

     Ruhî bir gezgin derviş olmaktan çok, sipahî eri olarak gezmiş dolaşmıştır. Bağdat'ta da bulunan devrin ileri gelen devlet adamlarına kasideler sunmuş, bir çoğunun maiyetinde savaşlara katılmıştır.

     Daha sonraları dîvân'a geçmiş, zâimlik rütbesine yükselerek oradan emekli olmuştur. Kendine, Şirvan eyaletinin Çalı Kasabası, dirlik olarak verilmiştir.

     Görevle Şam'a gitmiş, Şam valisi Müşîr Osman Paşa'nın maiyet himayesine girmiştir.

     Bağdat, Necef, Kerbelâ, Erzurum ve Şam'da bulunmuş, bir ara Şam'da kadılık yapan şâir, Azmî-zâde Haletî ile de dost olmuştur.

     Ruhî koruyucusu Müşîr Osman Paşa'dan iki yıl sonra, 1605 Şam'da ölmüştür.

     Edebî Kişiliği

    Ruhî, İran şairlerinden Hâfız'dan, Türk şairlerinden özellikle Nesimî ve Fuzulî'den, sonra da Necatî, Bakî, Alî ve Azmî-zade Haletî'den ilham almış, bu şairlere nazireler söylemiştir.

Tasavvuf neş'esine sahip olan Ruhî, sofî ve Hurufîlik propagandası yapan bir şair değildir.

Şair, tatmin edilemez ve haksızlığa dayanamaz bir yaradılış sâhibidir. Tasavvufun gözü tokluğuna sığınmasına rağmen, eleştirici bir şairdir; güçlü bir eleştirmendir. Hedef kim olursa olsun eleştiriden kaçınmaz. Bu bakımdan ender rastlanır bir divan şairidir. Bu durumu, en güzel şiiri olan Terkib-i Bend'inde ve birçok gazelinde kendini gösterir.

Gazellerinde ruh, fikir, dil yönüyle, -ister âşıkçasına, ister düşünürcesine olsun- tasavvuf kokusu sezilen şair, bu yolda en yüksek dereceye ulaşmıştır.

Ruhî'nin pek çok olan kasidesi, yürekten değil, sadece yazılmak yazılmış kuru övgülerdir.

Kasidelerinden başka, esprilerle dolu Bağdat'ta yazılmış mektupları da vardır ki, bunlar övgülerinden daha samimî, daha ruhunu yansıtıcı tarzda olup, o devirdeki Bağdat'ın ruh ve hayatını gösterir niteliktedirler.

Ruhî, mersiye ve gazellerinde, kasidelerine oranla daha çok başarılı olmuş bir şairdir.

Ruhî'nin şiirlerinde teknik ve estetik yönlerinden şu özellikleri buluruz:

Dili, konuşma diline yakın ve pürüzsüzdür. Devrin özelliklerini, halka dayalı olarak, lüzumsuz şeylere yer vermeden belirtmiştir. Atasözleri ve halk deyimlerine Necati'yi hatırlatır yolda sık sık yer vermiş sanatlı söyleyişe pek rağbet etmemiştir.

İnsan ruhunu tahlilde önemli bir başarı göstermiştir.

Bağdatlı, Bağdat'a bağlı ve onu seven bir şair olmasına rağmen, âilesinin Anadolu'dan Bağdat'a gitmesi ve kendinin çok gezmesi nedenleriyle dilinde Azeri Lehçesi özellikleri değil, Anadolu Türkçesi hâkimdir.
      Eseri: Dîvân
Kaynak: Sosyal, Orhan, Eski Türk Edebiyatı Metinleri, Millî Eğitim Basımevi, İstanbul 2002.

 

 

       Taşlıcalı Yahya

     16. yüzyılda mesnevi alanında tanınmış şairlerden biridir. Rumeli'de Taşlıca'dandır. Orada yetişmiştir. Aslen asker olan Yahya kendini sanat yanıyla da yetiştirmiş alim bir şairdir. Rüstem Paşa'nın sadrazamlığı sırasında yeniçerilik yapmış, Paşa'nın teveccühünü kazanmıştır. Kanuni'nin Bağdat seferine katıldığı ve Fuzûlî ile Bağdat'ta tanıştığı kaynaklarca kaydedilmektedir. Taşlıcalı Yahya'nın, Hamse'sinde bulunan mesneviler şunlardır: Gencîne-i Kâz, Kitâb-ı Usûl, Gülşen-i Envâr, Yusuf u Züleyha, Şâh u Gedâ. Bu eserlerden Gencîne-i Kâz, Taşlıcalı Yahya'nın ilk mesnevisidir. Kitâb-ı Usûl ve Gülşen-i Envâr ile birlikte din, ahlâk, tasavvuf ve aşk konulannda yazılmış küçük hikayelerden oluşmaktadır. Yahya'nın mesnevilerinden Şâh u Gedâ, konusu İstanbul'da geçen te'lif bir hikâyedir. Kendiside eserinin çeviri olmadığını belirtir. Şâh u Gedâ’da İstanbul'un bazı yerlerinin, Ayasofya, Sultan Ahmed Camii gibi tarihi eserlerin tasvirlerinin bulunması mesnevinin önemini artırmaktadır. Hamse'sini Kanuni döneminde yazmış olan, Taşlıcalı Yahya mesnevilerinin hepsinde onu övmüştür. Yahya Bey, aynı zamanda divan sahibidir ve Dî¬vân 'ındaki şiirleriyle de tanınmıştır. Dîvân'ı yayımlanmıştır (Yahya Bey, Divan, Haz. Mehmed Çavuşoğlu, İst. 1977). Ayrıca, Kanuni'nin büyük Şehzadesi Mustafa'nın boğdurulması üzerine yazdığı mersiyesi de ünlüdür.

  Kaynak: Mengi, Mine, Eski Türk Edebiyatı Tarihi, Akçağ Basımevi, Ankara 2002.

 

 

        Zatî

       Zatî, 16. yüzyılın başlarında yaşamış olup, dönemin önde gelen temsilcilerindendir. Balıkesirlidir. Eski kaynakların verdikleri bilgilere göre uzun bir ömür sürmüştür (1471-1546). Zatî, Balıkesir'den İstanbul'a II. Bayezid zamanında gelmiş ve ömrünün uzunca bir bölümünü, ölümü¬ne kadar İstanbul'da geçirmiştir. II. Bayezid'e îdiyye, bahariyye ve şitaiyye vb. kasideler sunan Zâtî'ye, Bayezid ihsanlarda bulunmuş ve şair dönemin ileri gelen devlet adamlarıyla bu dönemde yakın dostluklar kurmuştur. Kendisine bir ara Bursa'da mütevellilik yani vakıf sorumlulu¬ğu verilmişse de Zatî, İstanbul'dan ayrılmak istememiştir. Zatî, II. Bayezid'in ölümünden sonra I. Selim'e de kasideler yazmış, Yavuz Sultan Selim de karşılığında Zâtî'ye ihsanlarda bulunmuştur.'Ancak, şair saraya bağlı olarak geçimini temin etmekten çok, ömrünün uzunca bir bölü¬münü Bayezid Camii bitişiğinde açtığı dükkanında önce ayakkabıcılık, daha sonra da remilcilik yani falcılık yaparak geçirmiştir. Sözünü etti¬ğimiz bu dükkan genç şairler için bir edebi meclis olmuş, onları eleştirerek dönemin yetenekli gençlerine doğru ve güzel şiir yazma usullerini öğretmiştir. Bunlar arasında Bakî de bulunmaktadır.

      Zatî, çok yazan, çok sayıda eser veren bir sanatçıdır. Üç ayrı divan oluşturabilecek sayıda kaside ve gazel yazmıştır. Zâtî'nin yalnızca gazellerinin bir araya getirilmesinden oluşan üç ciltlik Dîvân’ı yayımlanmıştır. Tezkirecilerden Âşık Çelebi, Zâtî'nin gazellerinin 1600-1700 dolayında olduğunu söyler. Şairin Dîvân'ından başka Şem' ü Pervâne, Ahmed u Mahmud, Ferruh-nâme adlı mesnevileri vardır. Aynca, şehr-engîz türü¬nün ilk örneklerinden olan Edirne Şehr-engîz 'i ile Fal-i Kur'an adlı bir başka eserinin ve bir de latifeler mecmuasının varlığından kaynaklar söz ederler. Bazı kaynaklarda Zâtî'nin mevlid sahibi olduğu da kaydedilmekle birlikte şairin elde böyle bir eseri yoktur. Asıl ustalığını gazel ve kaside alanında gösteren şair, kaynakların verdikleri bilgiye göre çok kolay, hatta para karşılığı şiir yazarmış. Divan şiiri tekniğini çok iyi bilen bir şair olan Zâtî'nin asıl hizmeti, sanatkarlığından çok genç şairleri yetiştir¬mekteki ustalığı, üstatlığıdır. Zatî, Şeyhî, Ahmed Paşa ve Necati'nin yanı sıra, Divan şiirinin klasik bir görünüm kazandığı 16. yüzyıl Divan şiirine geçişte, köprü görevini üstlenmiştir.

Kaynak: Mengi, Mine, Eski Türk Edebiyatı Tarihi, Akçağ Basımevi, Ankara 2002.
 

Ana sayfaya git